PROF. DR. ÖGET ÖKTEM TANÖR

 NÖROPSİKOLOG
8 MART 2019 CUMA / 13:00-13:45
KRİSTAL SALON
"Aşkın Nörobiyolojisi"

PROF. DR. ÖGET ÖKTEM TANÖR KİMDİR?

15-16 yaşlarındayken, içimdeki merak çok netleşmişti: bugünkü deyişi ile “beyin-davranış ilişkisi”. O yıllardan başlayarak bu merakımı şu sözlerle ifade ettiğimi çok iyi hatırlıyorum: “Bir şeye dikkat ettiğimiz zaman, beyinde ne oluyor? Bir şeyi öğrenip akılda tuttuğumuz zaman, beyinde ne oluyor? Hatırlarken beynimde nasıl bir şey oluyor? Bütün bunları araştırmak, bilmek istiyorum.” Bu çok kuvvetli ve derin merakımı, ikisi de doktor olan anne ve babama açtığım ve bu nedenle Tıp Fakültesine girmek istediğimi söylediğim zaman, bana Tıp Fakültesinde böyle bir şey öğretilmediğini söylediler. Ama bu merak peşimi bırakmadı. O yıllarda bol bol Freud okuyordum, ama asıl merakım, beyinde neler olup bittiği idi. Üniversiteye kaydolma zamanı geldiğinde, babama bu merakımı ve Tıp Fakültesine gitme isteğimi tekrarladım. Babam, bu konuda bilinenlerin yarım sayfayı bile geçmeyeceğini, Tıp Fakültesinde bu merakımı gideremeyeceğimi, olsa olsa Bursa hastanesindeki “asabiyeci doktor bey” gibi olup kalacağımı söyledi. Lisedeki öğretmenlerimin de “Senin Edebiyatın çok kuvvetli, güzel yazıyorsun, güzel konuşuyorsun, Hukuk Fakültesine git.” teşvikleriyle, kaydımı Hukuk’a yaptırdım.

Hukuk Fakültesine gidip sınıfa oturduğum ilk dakikada, “Benim burada ne işim var! Benim yerim Tıp Fakültesi!” diye içimden geçirdiğimi ve acı duyduğumu çok net hatırlıyorum; çünkü beyin-davranış ilişkisi ön planda olmak üzere,bütün Tıp bilimleri çok ilgimi çekiyordu. Hukuk 2. sınıftan başlayarak, Psikiyatri, Fizyoloji ve Anatomi kitapları bulup okumaya koyuldum.
Hukuk 3. sınıftan itibaren, artık Çapa’daki İstanbul Tıp Fakültesinin, anfilerde yapılan Psikiyatri, Nöroloji, Fizyoloji teorik derslerini de kaçırmadan izler olmuştum. Hukuk Fakültesi bitip orada Anayasa Hukuku kürsüsünde asistan olduktan sonra, New York’taki Columbia Üniversitesi'nin Türk hukuk asistanlarına verdiği bir bursla New York’a gidip bir yıl kaldım. Oradayken, Barnard Koleji kütüphanesinde bir yandan Karen Horney başta olmak üzere Yeni Freudcuları, bir yandan da Fizyolojik Psikoloji adını taşıyan bilim dalını keşfettim. Kitapçıları dolaşıp Fizyolojik Psikoloji kitapları alarak okumaya başladım. Kanadalı beyin cerrah Penfield’dan ve onun beyinle ilgili deney ve buluşlarından haberdar olmam da bu zamanlara rastlar. Türkiye’ye dönüşümde, içimdeki istek yeniden Üniversite sınavlarına girip Tıp okumak, nöroloji ya da nöroşirürji uzmanlığı yaparak bu alanda çalışmaktı. Ama babamın “Bu yaştan sonra olmaz.” karşı çıkışıyla bunu yapamadım; onun yerine İstanbul Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü ile temasa geçtim. Beni doğrudan doktora öğrenciliğine kabul ettiler. Hemen ardından da, bu süreç bitmeden, 1969 sonlarında beni asistan olarak aldılar. Asistan olur olmaz da, benim teklifimle Fizyolojik Psikoloji dersini programa koydular ve dersi okutmak görevini bana verdiler. 12 Mart 1970 askeri darbesi nedeniyle, 1972 yılında yurt dışına kaçmam gerekti, ben de asistanlıktan istifa edip Cenevre’ye gitmek durumunda kaldım.

Cenevre’de bir yandan Fransızca öğrenirken, bir yandan da Psikoloji Fakültesinin zengin kitaplığından yararlanarak Brenda Milner’ı, onun yazılarını ve çalışmalarını, dolayısıyla da “nöropsikoloji” denilen alanı keşfettim. 1974’te siyasi af sonrası Türkiye’ye döndüğümde, Cerrahpaşa Tıp Fakültesinin, Nöroloji Kliniği bünyesinde, psikologlara “Tıp Bilimleri Doktorası” adı altında bir doktora programı açtığını, bunun Nöroloji, Psikiyatri, Anatomi ve Fizyoloji derslerini almak ve sonrasında bir doktora tezi yazmak şeklinde bir program içerdiğini öğrendim. Şubat 1975’te hemen başvurdum. Büyük bir açlıkla derslere giriyordum: Anatomi kürsüsünün psikologların vize sınavı kağıtlarını okumadan hepsine C verdiklerini öğrenince hemen kürsü ile konuşup benim kağıtlarımı okuyarak değerlendirmelerini rica ettim; Nöroloji stajlarına bir staj dönemi girmek zorunlu olduğu halde 7 staj dönemi boyunca girdim; herhalde o zamana kadarki hayatımın en mutlu dönemini yaşıyordum. Aleksandr Luria’yı ve Higher Cortical Functions In Man adlı kitabını da, Muriel Lezak’ın, bütün nöropsikologların başucu kitabı olması gereken Neuropsychological Assessment adlı kitabını da bu dönemde keşfettim.

Anksiyetenin Öğrenme ve Hafızaya Etkisi” adlı doktora tezim de tamamlanınca (1981) (221 sayfalık bir kitap olarak bu tez yayınlandı), İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalına psikolog olarak girdim ve yavaş yavaş burada Nöropsikoloji Laboratuarını kurmaya koyuldum (1983). O dönemde Türkiye’de Klinik nöropsikoloji bulunmadığı için ve henüz Davranış Nörolojisi de (Türkiye’de) ortaya çıkmamış olduğu için, deneyimlerimi paylaşacağım ve sorularımı tartışabileceğim hiç kimse yoktu. Bu eksiği giderebilmek için, bu konulardaki bütün yurtdışı kongrelere katılmaya başladım. Yılda 2, hatta 3 kongreye gittiğim oluyordu. Bu nedenle Klinikte bana “Uçan Nöropsikolog” adı verilmişti. Bir yandan da bütün köşetaşı yazıları yutar gibi okuyordum.

Zamanla, Nöropsikoloji Laboratuarında yaptığım iş duyulmaya, başka şehirlerdeki Üniversitelerden ve Nöroloji kliniklerinden yanıma staj için psikologlar gönderilmeye başlandı. Böyle böyle, klinik nöropsikoloji duyulur ve hızla yayılır hale geldi. Davranış nörolojisine merak saran nörologların da ortaya çıkması ile bu hız giderek arttı, giderek çoğaldık ve sonunda bugünkü noktaya geldik.